Diyeceksiniz “ne rekoru” di mi? Evet ben de biliyorum demeyeceksiniz, salladığınız bile yok çoğunuzun, ama olsun. Aksi halde yazılmıyor. Rekor; “yazısız geçen zaman” kişisel rekoru.
Aslında geçenlerde okuduğum bir yazının ilk birkaç cümlesini aynen alsam çok sırıtmaz, birebir örtüşüyor çünkü. Biraz daha geniş kapsamlısı oldu benimki diyelim. Bu arada Serkan o yazısında benim bir önceki yazıda yazmış olduğum tezimi ispatlamış, kendisine teşekkürü bir borç biliyorum.
Söylemiş olduğum gibi micrboblogging kavramı bloglarımızın canına okudu. O kadar ki takip etmediğini bile bile insanlara oralardan seslenmek gibi acayip huylarım peydah oldu. Şimdilik gazımızı iyi alıyor bu ufaklıklar. Bakalım ne olur bu işin sonu.
Bu yazısız geçen süre zarfında iyi günlerim de oldu çok kötü günlerim de tabi ki. Daha çok kendimce eksik olduğunu düşündüğüm şeyleri tamamlamaya uğraştım. Başarısızlık oranım yüksek olsa da hâlen kafamı taktığım bazı şeylerin peşindeydim. Bir kısmını tamamladım, bir kısmı beni paşalar gibi bekliyor. Sırası geliyor her birinin.
Cihan gibi yaptıklarımdan değil, yapacaklarımdan bahsetmek isterdim, ama bunu ne zaman yaptıysam yapacak olduklarım birer yalandan ibaret kaldılar. Ben ikisinden de vazgeçtim. Bahsetmek istediğimden bahsederim, istemediğim bana kalır diye düşünüyorum.
Şimdilik size söyleyecek daha fazla şeyim yok, ama elimden geldiğince Mart ayını verimli kullanmayı hedefliyorum. Ondan sonra ne olacağını hiçbirimiz bilemeyiz.
Mart ayı herkes için iyi bir ay olsun. Daha sık görüşmek üzere…
Çarşamba, 23 Ara 2009
Altan
Anlaşılan o ki microblogging (twitter, friendfeed, facebook iletileri v.b.) kullanan bütün blog yazarlarının bloglarında bir kısırlık söz konusu.. Bunun bence iki yorumu olabilir..
Birincisi, microblogging faaliyeti yazarların anlık gazlarını gayet iyi aldığından bloglarının gelişi güzel yazılmış yazılardan kurtulmalarına sebep oluyor.. Daha adam gibi yazıların mekânı oluyor bloglar.. Bu iyimser yaklaşım..
İkincisi, microblogging özensiz ve çabuk üretim olduğundan yazarlarda tembelliğe sebep oluyor.. Dolayısıyla yazılası durumlar da çabuk geçiştiriliyor ve bloglar boş durmaması gerekirken boş duruyor.. Bu da kötümser olanı..
Sizce?..
Bir üçüncü yaklaşım olarak “Sana ne kardeşim elalemin büyüğünden, küçüğünden?.. Manyak mısın?.. Kendi işine baksana sen!..” gibi bir yorum da olası tabi..
Aimp açılıp içeriği düzenlenince neden ilk iş olarak neredeyse unuttuğum bloguma giriş yapıp yazı paneline bakmaya başladım? Niye bu yazı için kendimi mecbur hissediyorum?
Koşullanma dedikleri böyle bir şey mi acep? Yoksa bu adamda beni gazlayan bir şeyler mi var?
Her neyse…
Hoş buldum.
Çarşamba, 16 Eyl 2009
Altan
Buraları toz bağlamış yine.. En son bi Ramazan tebriği yazayım diyordum da, o da güme gitmiş ne yazıkki..
Haberdar edeyim, yaşıyorum.. 
Üstelik eskisinden de yüksek.. Evet bu hafta itibariyle resmen Yüksek Mühendis olmuş bulunuyorum.. Bu arada söyleyeyim, tezin kendisiyle teslimiyle uğraştığım kadar uğraşmadım.. Sahiden tez teslim etmesi çok zormuş..
İkinci haber.. Birini daha kattık blogcular arasına..
Bilgisayar Mühendisliği’ne bu sene başlayan kız kardeşim Ecem‘in de artık kendine ait bir yeri var.. Tamamen kendisi ilgilendi bütün aşamalarıyla, kendisi kurdu blogunu.. Kendi çabalarıyla da duyurdu arkadaşlarına, ben de gecikmeli de olsa sözümü tutuyorum..
Bir bilgisayar mühendisinin başına 4 yıl boyunca neler geliyormuş, takip ederiz artık.. 
Bağrınıza basın, yalnız bırakmayın..
Başka bir takım köklü değişiklikler de olabilir bu ara.. Yine takipte olun.. Arayın, sorun..
Şans diye bir şey gerçekten var mı?..
Ben genelde kendimi bahtsız, hatta gudubet biri olarak nitelerim de bu tip meselelerde..
Hani olmadık işler beni bulur, şansım yaver gitmez, aksilikler olur.. Bir gudubet yanım da korktuğum hep başıma gelir.. Genelde şaşmaz..
Ama zaman zaman da yine olmadık şekilde “ne şans be” dedirten şeyler geliyor başıma.. Şurda buna güzel bir örnek var hatta..
Hoş ben o oyunu hâlâ oynayamadım ya, bu da ayrı bir şans..
Daha garibi ise örnekteki Teknosohbet’in de sahibi olan MYK Medya’dan geçtiğimiz günlerde bir hediye daha kazanmış olmam.. Aha da link..
Evet, bir lazer yazıcı kazandım, sadece bir anket doldurarak..
Hem de takip etmekten çok keyif aldığım bir sitede karşıma çıkan bir anketi doldurarak.. 
Çok da şık ve kullanışlı bir yazıcı, kullanıyorum, fazlasıyla da memnunum.. (MYK Medya’ya sonsuz teşekkürler..)
Konumuza dönersek, şimdi ben şanslı mıyım yani bu durumda?..
Hayır öyleyse dün bankamatik kuyruğunda 25 dakika beklediği bankamatiğin parası bittiği için diğerinin kuyruğunda da 15 dakika bekleyen kimdi?..
Cevap verin, bekliyorum..
Nihayet son bir senedir üzerinde çalıştığım yüksek linsans tezini tamamladım ve savunma sınavına girdim.. Hatta sınav öncesi oldukça karın ağrısı çeksem de savunmam başarılı bulundu..
Size zaman zaman küçük ayrıntılardan bahsetmiştim.. Şimdi de genel anlamında ne yaptığımı ve nasıl sunduğumdan bahsedeyim..
Tezimin ismi “Bir Kablosuz Ölçüm Sisteminin 802.15.4 (ZigBee) Standardı Kullanılarak Gerçekleştirilmesi” idi..
İsminden de anlaşılacağı gibi ZigBee linkini kendimiz kurduğumuz ölçüm sistemine dahil etmeye gayret ettik.. Analog işaret ölçümü için fazladan gereken tek şey bir ADC, o da MSP’nin içerisinde var çok şükür.. 
Senaryo olarak anlatmak gerekirse “kablosuz probe” üretmeyi amaçlıyorduk ve başarılı da olduk..
Sunum ise benim de tahmin ettiğimden güzel oldu doğrusu..
İnsanların vücutlarına elektrotlar yapıştırılarak EKG işareti okunduğunu bir çoğunuz bilirsiniz.. Biz de taşıyacak analog işaret ararken aklımıza bu doğal kaynak geldi.. Kısa sürede araştırıp bulduğumuz (bu kısmı danışman hocama ait) ve kurup çalıştırdığımız (ki bu kısmı bana ait) kendimize ait yükselteç devresi ile EKG işaretini kabul edilebilir seviyeye yükselttik.. Artık geriye kalan havada bile bulunan 50Hz şebeke gürültüsünden kurtulmak ve işin geri kalanını ZigBee’ye bırakmak oldu..
Emeklerimizin karşılığını aldık..
Sonuç olarak sunumu vücudumdaki elektrotlarla seminer salonunda dolanırken perdeye yansıttığım kardiyo işaretim eşliğinde yaptım..
İşte size özenilmeden alınmış bir ekran görüntüsü..

Not-1: Bu kalp benim değil, sunumdan çok önce alınmış bir görüntü bu.. 
Not-2: Görüntüleyici program da bize ait (tabi ki Cenk’in katkılarıyla)..
Cumartesi, 18 Tem 2009
Altan
Hiç sevmediğim bir huy.. Genel olarak anlaşamıyorum alıngan insanlarla.. İnsanların zayıf yönlerine çalışıp sürekli zor durumda bırakmaktan keyif alanlardan kesinlikle değilim.. Ama kötü niyetli olmadığım halde yanlış değerlendirilmek ve yargılanmadan infaz edilmekten nefret ediyorum..
Özetle hoşlanmıyorum işte alınganlıktan.. Anlamsız davranmaya başlamadığı sürece kimisine yakışıyor da aslında.. Yine de ben bu huyu sevemiyorum, rahat edemiyorum böyle durumlarda..
Bu yazıyı niye yazdım?.. Birileri okusun da “ben biraz alınganımdır benden bahsediyor kesin” şeklinde üzerine alınsın diye değil tabi ki..
Hayatımda ilk kez -oldukça da yakınım olan- birisi alıngan olduğumu söyledi.. Resmen kahroldum..
Nasıl zoruma gitti anlatamam bu durum.. Ama sorun bana bunun söylenmiş olması değil söyleyenin haklılık payı olabileceği fikriydi..
Yani aslında çoğunluğa sorsam alıngan olmadığımı söyleyecektir, eminim.. Ama bunu düşünen birkaç kişi var demek.. Yani alınganlık yaptığım birkaç kişi demek bu..
Niye bu kadar katıyım onu da bilmiyorum ama bunu istemiyorum.. Haliyle düşüncelere saldı beni bu durum.. E ben de düşündüm uzun uzun..
Neye dönüşüyorum ben yahu?..
Ne hale geliyorum böyle?..
Ne garip!..
Perşembe, 09 Tem 2009
Altan
Nasıl olunur diye merak eden buyursun izlesin.. 1995 MTV Ödüllerinde sahnede Michael Jackson.. 10 dakika 35 saniyelik minik(!) bir şov..
Bu, tonlarca sebepten sadece küçücük bir tanesi: devamını oku…
Çarşamba, 01 Tem 2009
Altan

Bir küçük balığımız vardı hatırlar mısınız?.. Sıfatının aksine büyük sularda yüzmeyi seven bir balık..
Hayatıma dahil olalı aşağı yukarı 5 sene olmuş bu balığın..
Bu süre zarfında en yakınım olabilenlerin oluşturduğu kısır topluluğa katıldı.. Sürekli yeni bir yeteneğini gösterdi, kafamıza kaktı “baak!!” diye..
Her geçen gün de yeni “check point”ler geçti, yeni statüler kazandı benim denizimde.. Son olarak bukle bukle (bukle bukle) bir başka hikayeyle yeni bir statü kaptı kendine bu şerefsiz balık..
Neye elini attıysa en iyisini yapmayı becerdi ama.. Yazdı, çizdi, çekti, düzenledi, çemkirdi ( bu bana özel
) ama hepsinde en iyi şekilde..
Her zaman tazeliğini koruyabilen bu hain balık artık wordpress kullanmaya da başladı.. Bi oradan eksikti, o da tamam..
Elimizden geleni yaptık uzak kalsın diye, ama olmadı işte..
Yazma eylemine kendi çizimleriyle kendi düzenlediği teması eşliğinde devam edecekmiş.. Sizlere duyurması da bana düştü..
Buradan da hayırlı olsun diyorum Şenay’cım..
Neyse kısa keselim..
Buyrun Gomit’in Dünyası’na, okuyun, yorum yapın, kayınn, hoplayınn, zıplayınn…
Lâkin fazla dağıtmayın ortalığı hainliği tutarsa vay halinize..
Pazartesi, 29 Haz 2009
Altan
Afedersin blog..
Biliyorum bütün eşeklik benim.. 
Kendi işlerime dalıp seni unutmuşum, ne ayıp..
Acı tatlı günlerimiz oldu, ne hatıralarla doldurduk şu veritabanını.. Geriye dönüp bakınca sahiden okumaktan zevk aldığım bir defter halini almışsın.. Barındırdığın yorumlardan okunuyor olduğun anlaşılsa da yine de söylüyorum, en sıkı takipçin benim, unutma.. En çok ben okuyorum seni, hâlâ dönüp dönüp okuyorum barındırdığın iç dökümleri..
Hem yazıyorum, hem okuyorum bak.. Değerimi bil bence valla..
80. yazıyla duyuruyoruz bunu.. Bu demek ki ilk seneye nazaran ciddi performans kaybına uğramışız sevgili blog..
Bütün suç senin ama biliyorsun, konuşturma beni şimdi..
Bu kadar zevzeklik yeter herhalde..
Duyduk duymadık demeyin ey millet, blogum dün itibariyle 2. yaşını doldurdu..
Okuyan, okuduğunu hissettiren herkese binlerce kez teşekkür ederim..
Nice senelere…